İçinden maraton geçen 39 yaş yazısı (İçinden hayat geçen maraton yazısı)

Sanırım yaşadığım en görkemli yılı geride bırakmak üzereyim.

En sondan başlıyorum.

12 Kasım Pazar günü hayatımızın ilk maratonunu koşmak için en yakın arkadaşım Engin’le beraber start alıyoruz. 15. km geride kaldıktan kısa bir süre sonra Engin temposunu arttırıp benden ayrılıyor. Sonrası koşmanın aslında tam da ne demek olduğu gibi: uzun, çoklukla ızdırap dolu ama düşünmeye çok vaktin olduğu bir yalnızlık. Çevremde her yaştan, her coğrafyadan insanlar koşuyor. Herkes temelde bitirmek için koşuyorsa da herkesin farklı bir amacı var; kimi kazanmak için, kimi ilerideki bir yarışın baraj derecesi için, kimi belirli bir zamanın altına inmek için, kimi endorfin depolarını boşaltmak, kimi yardım toplamak için. Bu uzun yalnızlık çevremdeki çoğu kişinin bana sorduğu sorunun cevabını düşünmek için en iyi zaman. Sahi, ben neden ilk maratonumu bitirmek için koşuyorum?

Hayatta kendimize koyduğumuz hedeflere ulaştığımızda bizi daha ilerilere bakmaya iten dürtü nedir? Kendi alanlarımızda, iş veya hobi, daha fazlasını istememizin sebebi nedir?Neden durmuyoruz, doymuyoruz? 10 km’ler, yarı maratonlar neden yetmedi bana mesela, konu koşmak olduğunda?

Maraton tecrübesi olan çoğu kimse maratonun 35. km’den sonra başladığını söyler.  Benim maratonumsa 25. km’den sonra başlıyor. Yeşilyurt taraflarında U-dönüşümüzü yapıp geri dönmemden Yenikapı’ya kadar olan kısımda her hücremle tükenmek üzere olduğumu hissediyorum. Bedenim her adımda çöküyor. Maratonu bitirebileceğime olan inancım en çok bu zamanda sarsılıyor. Tam o noktada gücümü çok yakın zamana ait, çok tanıdık bir deneyimden alıyorum.

IMG_0907
5047 m, 16 Ağustos 2017. Aşağı 5 saatlik bir inişin hemen öncesi. Kazbek’e çıkıp inmeseydim maratonu tamamlayabilir miydim?

Bir adım, arkasından bir adım daha. Ağustos ayında Kazbek Dağı’na zirve tırmanışımızı tamamlamış aşağıya ana kampa inerken çok ama çok yoruluyorum, inerken başka fazla da seçeneğim olmadığından tek düşündüğüm arkadaki ayağımı öne atabilmek, harekete devam edebilmek. Beden çökerken akıl tüm kontrolü tek başına devralıyor.

Kararlılığın, azim ve ayakta kalma dürtüsünün, en çok da sabrın bana imkansız tahayyül ettiğim işleri yaptırmasına tanık olmaktan daha büyüleyici olanı tüm bunların benim içimde saklı olduğunu görmem. Bir anlamda her zorluğun içinden geçerken kendimi keşfediyorum. Ana kampa ulaşıp ilk oturduğumda aklımda dönen çok güçlü bir fikir var: hayatımın ileri bir zamanda başka bir zorlukla karşılaştığımda o günü hatırlama kararı veriyorum.

Koşarken o günü hatırlatıyorum kendime. Yenikapı taraflarında 30 km istasyonunu geçerken yarışı bitirememe korkumu da yavaş yavaş geride bırakıyorum. Aklım berraklaşıyor, zihnim çöken bedenimin, tutmayan dizlerimin, hissizleşen ayak tabanlarımın fonksiyonlarını devralıyor. Hemen bir sonraki adım, yavaş ama kararlı, durmadan, koşarak bitirebileceğimi biliyorum. Her adımımla daha önce hayatımda hiç koşmadığım bir mesafeye ulaşırken, kendimi de biraz daha fazla tanıyorum.  Yarışa başlayan insan değilim artık, koşarken de değişiyorum ve yeni “ben” hoşuma gidiyor. Müzik fazla geliyor, kulaklıklarımı çıkarıp Sarayburnu’na doğru koşarak ilerliyorum.

Her yeni hedef, yabancı topraklarda atılan her yeni adım, insanın kendisini daha fazla tanımasına olanak sağlıyor. Hepimiz çok farklı dünyalarda olsak da, hepimizi birbirinden bambaşka yeni hedefler peşinde koşturan kendimizi daha fazla tanıma, sınırlarımızı keşfetme, daha fazlasını yapabiliyor olduğumuzu görme isteği. Varış noktasına geldiğimizde büyük ödül oraya varmak değil, varıncaya kadar yol boyunca – en çok da kendimiz hakkında- öğrendiklerimiz.

Gülhane parkından yukarı çıkıp üst kapısından parktan çıkınca tramvay hattı üzerinden yukarıya yöneliyorum. Yol kenarı boyunca büyük bir kalabalık var. Yokuş bittiğinden ama daha da önemlisi destek olan, az kaldığını devam etmemi haykıran, tebrik edip el uzatan insanların arasından koşmaya başlayınca koşmak kolaylaşıyor ve biraz hızlanıyorum. Sultanahmet Meydanı’na geldiğimde hepsini seçemesem de eşimin ve ailemin geldiğini seslerinden anlıyorum ve içimdeki mutluluk katlanmaya başlıyor.

Frame-19-11-2017-07-59-24
Son 700 m.

Bitiş çizgisine giden düzlükte son düşünceler: maraton koşmak çok kötü bir fikir ve koşmayı bırakıyorum. Bir daha asla. Koşarken aklıma gelen ve geçerliliğini bir kaç gün içinde kaybedecek tek fikir bu.

Bitiş çizgisini geçiyorum. 42195 metre, tam olarak 4 saat 29 dakika 17 saniyelik bir yolculuk. Yere oturamayacak kadar bitkinim. Koşanların çok iyi bildiği, diğerlerinin tahmin edebileceği büyük bir mutluluk içimden taşıyor. Aylarca yapılan antremanlara, koşulan yüzlerce km’ye, harcanan zamana, fedakarlıklara değiyor. Ağlamaya ramak kalan o ara çizgide kalakalıyorum. Gözlerimi bitiş çizgisini geçebilmek değil, bitirebilmeyi sağlayacak gücümün olduğunu öğrenebilmek dolduruyor. Ufak adımlarla çıkış hazırlıklarımı tamamlayarak sporcu alanını terkedip eşim, Engin ve ailemle bir araya geliyoruz. 12 Kasım 2017, ne kadar unutulmayacak bir gün.

 

Aynı yıla doçentlik sınavımı, bir dağ tırmanışını ve ilk yol maratonumu sığdırarak 39 yaşımı geride bırakıyorum. 5 yıl önce hiç birini hayal dahi edemiyordum. Hepsinin aynı yıla sığması 39 yaşıma ayrıca görkem kazandırdı. Öte yandan hiçbirini aynı zaman diliminde veya hiç bir zaman başaramayabilirdim ama yine de denerken öğrendiklerim, tanıdıklarım bende kalırdı ve esas kazancım da yine bu olurdu.

Yol devam ediyor. Koyduğum hedefler ve bu hedeflere varmak için gösterdiğim çaba sayesinde bugün hayatı ve kendimi dünden fazla anlamanın, harika insanlarla çevrelenmiş olmanın keyfini yaşıyorum. 5 yıl önce bugünü kestiremediğim gibi bugünden 5 yıl sonrayı da hiç bilmiyorum. Sadece, önümdeki yılların getirecekleri için hiç olmadığım kadar sabırsızlanıyorum.

19 Kasım 2017

İstanbul.

 

Kazbek Zirve Tırmanışı

Dağlara yolculuklarımıza bir senelik bir es vermiştik 2016 yazında. 2017 yılında açığı kapatmak için kendi sikletime biraz da büyük sayılır bir hedef koyup Kazbek Dağı’na tırmanmaya niyetlendik. Kazbek Dağı Gürcistan Rusya sınırında, 5047 m zirvesi olan heybetli bir dağ. Oldukça uzun bir bekleme ve heyecanlı bir hazırlıktan sonra, bazısıyla tanışıklığım 20 yılı geçen ve bazılarıyla orada tanıştığım karışık bir arkadaş grubuyla zirve yoluna çıktık.

Tüketici ama eşsiz bir deneyim oldu. Zirveye çıkabilmenin hazzını anlatmam zor. Geriye videoda bir kısmını topladığım güzel hatıralar kaldı. Ekipteki herkese, en çok da rehberlerimiz Fatih ve Simona kalpten teşekkürler.

Bir sınavın ardından

Pazartesi sabahı, her sıra dışı önemli günün sabahında olduğu gibi, gözlerim uyku tutmuyor. Güneşin doğmasına nereden baksan bir kaç saat var. Televizyonda bir ödül töreni, aklım dağılsın diye bakmaya çalışıyorum. Ankara’da bir otel odasının banyosunda, kaçınılmaz ve geçilmesi en zor dönemecin eşiğindeyim ve beni buraya getirenin ne olduğunu kendime soruyorum. Düşüncelerimi toparlamam çok zor, gözlerim elimdeki özetlere kayıyor.

Geri dönüyoruz. Melis arabayı kullanırken otoyolda birer birer geride kalan küçük köylere, bozkıra, gökyüzüne bakıyorum. Işıktan artık iyice uykusuz gözlerim yanıyor ama işte o gökyüzündeki bulutlar kadar hafiflemiş hissediyorum. Bir kaç saat önceye dönüyorum; beş değerli profesör önünde güzel, beklediğimden kolay bir sınav veriyorum. Her sene dört defa öğrencilere anlattığım bir konuda biraz tereddüt yaşasam da, geri kalan konularda rahatım. Prof Dr Atilla Arıncı doçent olduğumu tebliğ ederken hocalar gözlerimin bir parça dolduğunu farkettiler mi, hiç bilemiyorum. Belki bir gün öğrenirim. Doçentlik görünürde bir sınavla alınıyor ama esas o sınava hayatın beni nasıl getirdiğini, herşeyin nasıl başladığını düşünüyorum. Anılar, hatıralar birbirini kovalıyor.

Suadiyede 2015 yazında Melis’le bir kafede oturmuş, o acilci yazısını yetiştirmeye çalışırken ben de ilk defa bilgi sistemine başvuruya esas olacak bilgileri  girmeye başlıyorum. Dosyayı sisteme girmenin zorluğundan henüz haberim yok.

2016 yılının baharında evlilik hazırlıkları yaparken jüriler belli oluyor. Neredeyse tüm aile fertlerinin yardımıyla hazırlanan dosyaları kargoya verirken dosyalarda hata veya eksik olmasından mı, kolilerin adreslere ulaşmayacağından mı daha fazla korkuyorum, ayıramıyorum.

2005 yılında Çapa’da departman koridorlarında Kemal abinin doçentlik sınavından çıkmasını bekliyoruz. Biraz sonra cübbesini giyerek doçent olacak. Bir gün diyorum, o jürinin önünde ben olacak mıyım? Fikrim olamayacak kadar başındayım işin.

2011 yılında artık bir fikrim var. Eğitici, akademisyen olmak istediğimi biliyorum ama hayatımın en karanlık döneminden geçiyorum, tüm yollar kapalı. Mecburi hizmet bitmek üzere, üstelik kolum alçıda, iki ay sonra nerede olacağıma dair tek öngörüm yok. Telefon çalıyor. Özhan hoca ile ilk defa, telefonda konuşuyoruz. Marmara’ya uzman doktor gerektiğini, bir yardımcı doçent alacaklarını anlatıyor. İçimden gülüyorum, Özhan abi duymuyor.

Cumartesi sabahı, gözlerim bu sefer sebepsiz, uyku tutmuyor. Güneşin doğmasına nereden baksan bir iki saat var. Kış sempozyumunda ağız içi rekonstrüksiyonuyla ilgili konuşmamı ilk gün yaptım, kongrenin geri kalanının keyfini çıkarıyorum. Şişli Etfal günlerimden bu yana, Bağcılar’da, İst-El grubunda, Fransa, Tayvan ve Amerika’da, en son ve en çok da Marmara’da çok değerli hocalarla, meslektaşlarla çalıştım, öğrendim. Herkese minnettarım. Çalışmaya, öğrenmeye ve öğretmeye devam ediyorum. Asistanlarımı seviyorum. Pazartesi yapacağım ameliyatları düşünüyorum. Hayat devam ediyor. Güneş doğmaya başlıyor. Düşüncelerimi topluyorum, Melis’i uyandırmadan bilgisayarımı kucağıma alıp tuşlara dokunmaya başlıyorum.

27.02.2017. Prof.Dr.Erol Kesiktaş, Prof.Dr.Atilla Arıncı, yeni Doç.Dr.Bülent Saçak, Prof.Dr.İbrahim Vargel, Prof.Dr.Yavuz Demir, Prof.Dr.Erol Benlier

Bulutların üzerinde 3. sene

Serin bir cumartesi gecesinde bir köy okulu bahçesinde tanımadığım insanların düğünündeyim. Renkli ışıklar altında el ele verdiğim insanları takip ederek horona ayak uydurmaya çalışıyorum. Beni komik duruma düşüren ayaklarımı izlerken bir yandan da son bir haftaya ne kadar hatıra sıkıştırdığımı düşünüyorum.

Tekerleği insan boyunu geçen devasa kamyonların içinde karınca gibi gözüktüğü cehennem çukuruna bakıyorum. Acaba kazarak, patlatarak şu koca dağı bitirebilecekler mi düşünürken yanımıza bir araba gelip bizi “paketliyor”. Zaten bitmek üzere olan dağ faaliyeti de böylece sona ermiş oluyor. Maden sahasında davetsiz misafirleriz ve bizi yapılacak patlatmadan önce ofise alıyorlar. Siren sesini küçük bir yer sarsıntısı izliyor. İmzalarımızı attıktan sonra nizamiyeye, bizi bekleyen Kadir’in arabasının yanına götürüyorlar.

Setin üzerinde oturmuş yan yana kurduğumuz çadırlara, mutfağa çevirdiğimiz çoban korunağındaki hummalı çalışmaya, bizden belli ki beklentisi olduğundan yanımızdan ayrılmayan güçlü çoban köpeklerine ve tüm bunların altında tepeleri yalayarak yükselen, durmadan şekil değiştiren dumanlara, uzaktaki bulut denizine bakıyorum. Iki geceliğine kurduğumuz ev tam tamına 3 oda bir dünya, mutfak açık, üstelik özel güvenlikli. Tebessüm ediyorum.

-Buraya geleni çayımı içirmeden yemek yedirmeden bırakmadım hiç!.

Güneşten yanmış teni, renkli gözleri, keçeleşmiş kalın elleri ve sararmış bıyıkları ile tüm görüntüsünden bu coğrafyanın insanı olduğu belli olan Mehmet Amca çok kararlı. Çaremiz yok iki odalı yayla evine misafir oluyoruz. Uçurumun kenarındaki evinde soba yanıyor. Dışarıda sütten  yeni kesilmiş oğlaklar açık kapıdan içeri girmeye çalışıyor. Yolunu kaybetmiş kapıyı bulamayan kelebekleri dışarı çıkartıyoruz. Emine Teyzenin hazırladığı yer sofrasında insanoğlunun içindeki iyiliğin, cömertliğin, çalışkanlığın sınırsızlığını düşünüyorum. Umutla kaplanıyorum.

Yollardan, patikalardan, bin yeşil tonda çimenlerden, taşlıklardan, kayalardan yürüyoruz. Uzaklarda bir yönde çıkamadığımız Gül Dağı, onun arkasında sadece zirvesini gösteren Marsis, diğer yönde testere dişleriyle iki sene önce en tepesinde olduğumuz Karçal zirveleri var. Çok uzaklarda Erzurum Kars platosunun silik gölgesi tüm ufku kaplıyor. Aşağımızda dumanların arasında bir görünüp bir kaybolan yeşil yaylalar uzanıyor. Yaz zamanı türlü yabaninin, bitkinin yeniden doğduğu bu yaylaların kışın hiç hayat yokken, beyazla örtülmüşken nasıl gözüktüğünü düşünüyorum. Öyle veya böyle yolları olan, her birinin bir köye ait olduğu bu yaylalar hayvancılıkla uğraşan insanların, hayvanların yegane mecburiyeti. Bu yaylaları birbirine bağlamanın mantıksızlığı bir kenara, yüzlerce binlerce yıllık yaşam örgütlülüğünün ürünü olan yayla kültürüne yapacağı kötülükler içimi ürpertiyor. İnsanoğlunun içindeki hırsın, kötülüğün, gözü dönmüşlüğün sınırsızlığını düşünüyorum. Karamsarlıkla kaplanıyorum.

Tırmanma planları bozulunca geldiğimiz Kameni Deresi’nde üç metrelik bir kayadan suya ilk atlarken içimde bir korku, yeterince derin mi acaba? Tüm gücüyle akan küçük şelale kim bilir kaç yılda altındaki suyu boy veremeyeceğim kadar derinleştirmiş, korkular ufalanıp gidiyor. Benim için bu su küçük bir tabiat harikası oluşturmak için, bazıları için ise boşa akıyor. Sonrasında hepimiz çocuklar gibiyiz. Suya defalarca atlarken, yüzerken, dolu dolu gülerken, arkadaşlarımın mutlu gözlerine bakarken THY’nin bize kaybettirdiği, dağ rotamızdan çaldığı günleri, çantalarımızın Moskova’da olmasını tamamen unutuyorum. Aksayan plandan dolayı Karagöl Yaylaevi’ni, Saniye ablayı, Burhan abiyi tekrar gördüğümüzde unuttuğum gibi. En azından o an için.

Aylardır hayalini kurduğumuz, gününün gelmesini sabırsızlıkla beklediğimiz tırmanış için havaalanındayız. Çantaları teslim ederken önümüzdeki 48 saat geri alamayacağımızı, THY ile saatler süren telefon mesaileri boyunca ne bir özür duyacağımızı, ne de karın doyurucu bir bilgi alamayacağımızı, sonuca bu toprakların en kemikleşmiş yoluyla, arkadaşlarımızı yakınlarımızı devreye sokarak ulaşmak zorunda kalacağımızı bilmiyorum. Nihayet dağ yolundayım, mutluyum.

Serin bir cumartesi gecesinde bir köy okulu bahçesinde tanımadığım insanların düğünündeyim. Renkli ışıklar altında el ele verdiğim insanları takip ederek horona ayak uydurmaya çalışıyorum. Beni komik duruma düşüren ayaklarımı izlerken bir yandan da bu son haftada bir kez daha unutulmaz hatıralar biriktirmeme yardım eden insanlara, bu coğrafyaya, doğaya minnetle doluyorum. Bir minnet ifadesi olarak aklımda kalanları yazmaya karar veriyorum. Şimdi, kendimi akordeona ve insanların coşkusuna bırakıyorum.

Klaskur, Ağustos 2015

Teşekkür

Soner “Simon” Özçelik

Sinem Baş

Engin Ader

Saniye-Burhan Albayrak

Erhan Albayrak

Şeri-Şenol “Niko” Taban

Lapera Pansiyon ailesi

“Sıkıntı yok” Kadir

Zeynep Samanlıoğlu

Eylem Ulaş

Murat Şeker

Özel teşekkür

Devasa bütçelerle reklam kampanyaları, sponsorluklar yapan, ama belli ki insana yatırım yapmayan, dünyanın en iyisi olma iddasında olup ne hatasına, ne de bagajını kaybettiği müşterisine sahip çıkan global havayolu şirketimiz.

İçinden gözyaşı akan koşu yazısı

Duvarın dibinde resmim aldılar

Ak kağıt üstünde tanıyın beni

Cumartesi yarıştan bir gün önce ısınmak için Kemeraltı’nda dört kilometre kadar koşup döndüğümde Engin o elim haberi vermeseydi mükemmel bir haftasonu sayılabilirdi. Her an gelebileceğini bildiğiniz kötü bir habere kendinizi ne yapsanız hazırlayamazsınız bazen. Yaşar Kemal’in ölüm haberi de böyle oldu. Gürültüyle geliyorum derken ancak bu kadar hazırlıksız yakalanılabilirdi.

Rıfat Ilgaz’ın, Müzaffer İzgü’nün çocuklar için yazdıkları o güzel kitapları bitirmiş ve yatılı okula gitmiştim. 1988 sonbaharında ailemin doğumgünü hediyesi hala kütüphanemde sakladığım dört cilt İnce Memed oldu. İlk okuduğum romanlar Yaşar Kemal’in romanları oldu böylece. 11 yaşından bugüne İnce Memed hep ilk en büyük kahramanım olarak kaldı, Yaşar Kemal’e hayranlığım da anladıkça, okudukça arttı. Onun romanlarında kurduğu dünya benim ütopyam oldu. Poyraz’ın hikayesinin sonunu, Ada hikayesinin son kitabını yazamayacak diye çok korktuğumu anımsıyorum. Şimdi Anadolu’nun en büyük hikaye anlatıcısı ebediyete karıştı. Ben kahramanımı kaybettim. Romanları, fikirleri yaşasın, bugünden daha çok anlaşılsın, benimsensin isterim. Ama şimdi, dün, bugün, Dikenlidüzü, Çiçeklideresi, Menekşe, Yanıkören ve Anadolu’nun tüm köyleri, köylüleri, yerinden edilmişleri, işçileri, yörükleri, mazlumları, yabanları, ağaçları benim gibi ağlıyordur.

Yarış? Zorlandım ama bir kez daha bir yarı maraton bitirdim. Haftasonu duygusal ve fiziksel bir bir meydan okuma oldu bana. Yaşar Kemal’in içimi kanatan ölüm haberi bir yana, yakın arkadaşlarla, yakın ama uzakta kalmış arkadaşlarla beraber geçirmenin buruk sevinci, koşarken aklımda binbir düşünce, sol ayak tabanımda, sağ dizimde artık yer eden ağrı, bitirme çizgisini geçmenin, sınırlarımı zorlamanın hazzı birbirine karıştı.

IMG_4018
En çok hikayesi, anısı olan bitirme madalyalarından biri olarak araya karıştı…

Koşarken, öncesinde, sonrasında yaylalara çıktığımız Artvin’in Klaskur Köyü’nde Şenol Taban abimin açmak istediği kütüphane’yi düşündüm. Umuyorum yeterli desteği alır da o kütüphaneyi açar. Kimbilir belki adını Yaşar Kemal kütüphanesi koyar. Belki siz de kitap gönderirsiniz. Belki Anadolu’nun dağ köyünden bir çocuk, o kitapların da sayesinde, yeni kitaplar yazar, başka kahramanlar yaratır, insanlığa, bu ülkenin çok kültürlülüğüne, barışa umut olur.

yasarkemal2
                                                          1923-

“Bir; benim kitaplarımı okuyan katil olamasın, savaş düşmanı olsun. İki; insanın insanı sömürmesine karşı çıksın. Kimse kimseyi aşağılayamasın. Kimse kimseyi asimile edemesin. İnsanları asimile etmeye can atan devletlere, hükümetlere olanak verilmesin. Benim kitaplarımı okuyanlar bilsinler ki, bir kültürü yok edenlerin kendi kültürleri, insanlıkları ellerinden uçmuş gitmiştir. Benim kitaplarımı okuyanlar yoksullarla birlik olsunlar, yoksulluk bütün insanlığın utancıdır. Benim kitaplarımı okuyanlar cümle kötülüklerden arınsınlar.”

anı . fotoğraf . günce

%d blogcu bunu beğendi: